yakalasaydı güneşi ahmet...

 

Güneş batarken akşamları, içini bir hüzün kaplıyor onun. “Ne olur gitme” diyor yerini karanlığa bırakan güne. Islak cama burnunu dayamış, dışarı bakıyor.. Bir bisikleti olsa o kadar hızlı sürecek ki onu güneşe doğru! O kadar hızlı sürecek ki!! Yakalayıverecek, hiç bırakmayacak güneşi! Hep aydınlık kalacak o zaman kasabası, annesi, kardeşleri.. Ve geleceğe sarkacak olan çocukluk anıları.. Aydınlık olacaklar hep, güneş gibi..

 

O zaman babası dövmeyecek artık evlenmek istemediği için ablasını. Kendi odası ve kendi yatağı olacak Ahmet’in, sıcacık. Çorba pişirirken iç geçirmeyecek annesi, uzaklara dalıp gitmeyecek böyle her gün. Bisikleti olsa Ahmet’in.. Ah bir bisikleti olsa..  Okuldan eve dönerken su geçirmeyecek ayakkabıları, o yırtık gömleği de giymeyecek artık! Ve her gün sakız alacak küçük kardeşine köşedeki bakkaldan, parasıyla! Çıkaracak cebinden parasını, ve gururla uzatacak bakkal amcaya! Sakız alacak!

 

Gülümsüyor şimdi, ne geldi ki aklına? Ayakkabısı yırtık olmasa, Gülsüm gülümser miydi acaba ona okulda? Gülümserdi elbet! Elini bile tutardı belki Ahmet’in! Sonra öperdi Ahmet Gülsüm’ü çabucak, yanağından.. Ya babası dövmeye kalkarsa Ahmet’i sonra? Dövmezdi.. Amaan, güneşi yakalasaydı eğer Ahmet, babası hiç böyle şeylere kızmazdı.

 

Ah bir bisikleti olsa.. Güneşe doğru pedalları çevirip, uçarcasına giderdi. Karanlık hiçbir şey kalmazdı o zaman.. Her gün önünden geçtiği o eski kitap satan dükkanın sahibi kovalamazdı onu, bir tane kitap verirdi belki de. Okurdu Ahmet. Sonra bitince yenisini verirdi ona o suratsız adam. Yok, suratsız olmazdı ki o zaman, şakalar yapardı, “kızlarla aran nasıl delikanlı?” bile derdi Ahmet’e belki! Öğretmeni Ahmet’in yazdığı şiiri dinlermiş gibi yapmazdı, dinlerdi o zaman! Gülsüm de sever miydi Ahmet’in şiirini? Severdi tabi!!

 

Ahmet ne yapardı biliyor musunuz güneşi yakalayabilseydi? Sinemaya giderdi! Her gün, her gün sinemaya giderdi! Yalnız bir kere gitmişti bugüne kadar, kimse farketmeden girivermişti içeri arkadaşlarıyla. Görseler almazlardı, kovarlardı onu. Yırtık gömlekle girilmezdi çünkü sinemaya. Ah şu güneş.. Battı batacak.. Çamur da var yerde, yoksa kendini sokağa attığı gibi koşacak Ahmet yine! Önceden denemişti, koşarak yakalanmıyordu güneş.. Bisikleti olsaydı.. O kadar hızlı giderdi ki..

 

Bisikleti yok Ahmet’in.. Umutları var.. Sevdası var! Her insan gibi onun da geleceğe gülümseyen bir yüreği var. Televizyondaki o çocuğun sahip olduğu gibi bir çantaya, okula, eve, duvarlarına posterler asılmış bir odaya sahip olma düşü var.. Anlatabilme ve anlaşılma arzusu var.. Bisikleti yok ama.. Olsaydı, her şey başka olurdu.. Olur muydu sahi?

 

Ahmetler onbinlerce, yüzbinlerce Türkiye’de ve dünyada. Kimi sömürgeci beyinlerin çıkar kavgaları arasında, kimi gökyüzünden düşen bombaların avucunda.. Onların sıkışmış, daraltılmış, yok edilmiş dünyaları bizim dünyamızla iç içe aslında..

 

Kuzey Amerika’da bir üniversite hocası tahtaya nasıl gururla çizebiliyorsa resmini elinde bomba tutarken gülümseyen bir Afgan kızın; bizler de en azından aynı gururla “Yeter!” diye haykırabilmeliyiz artık! Ahmetler bizim, Ahmetler biziz!! Bu dünyanın olanca çirkinliğine hapsedilmiş onca masum insanın yakarışına karşın kendi çevremize duvarlar örmekten, kendi aşklarımızı, kendi alışkanlıklarımızı ve yalnız kendi yaşantılarımızı görmekten öte bencillik var mıdır yeryüzünde?

 

Haydi, bir bisiklet verelim artık Ahmet’e. Ona düşlerini verelim.. O güzel Afgan kızın gözlerine bakarken utanıveririz insanlığımızdan yoksa..

 

özgün ulusoy
ottawa, 14.02.2005