o gece kendimi
nasıl kaybettim?


 

Pahalı takım elbiselere bürünmüş yapay gülümsemelerden ne zaman bu denli tiksinsem, sevginin uğramadığı duraklarda ne zaman dayanabileceğimden fazla beklesem, içimden hızla sayı saymaya başlarım. Böylece düşmandan gelecek darbelerden mümkün olduğunca az yara alacağımı düşünürüm. Ne zaman kendilerini yalnız ceplerindeki paraları, ayaklarındaki son moda botları, yahut çalıştıkları iş yerlerinde elde ettikleri sözde saygı göstergesi ünvanlarla gerçekleştirebilen insanların içinde boğulsam, ne zaman asıl aşkın yalnız kendisi gibilerin takıldığı pahalı eğlence yerlerinde var olduğunu söylese bir tanıdığım, herkesten uzak bir köşeye kaçar, kendi ellerimden tutup aydınlık bir düşe yelken açarım.

 

İşte tam da böyle duygularla sarmaş dolaş yürürken rastladım ona! Hem de yaşamın tüm gerçekliğinin çırılçıplak yürüdüğü en kalabalık caddesinde kentin. Birbirlerine bir geceliğine sahip olabilmek için yanıp tutuşan bedenlerin üzerlerindeki dik yakalı kazakları ile çılgınca eğlendikleri onlarca barın arasına sıkışmış küf kokan köhne bir pasajda hem de!

 

Dükkanın açık kapısından içeriye baktım. Yerden tavana dek uzanan, ve ancak kapının içeri doğru açılmasına olanak veren bir eski eşya yığını vardı içeride. Yaşamın o hep aradığım sıcaklığı vardı! Açık kapının önünde öylece duruyordum; geçmiş ilk kez bu denli yakınımdaydı. Yığının tam ortasında asılı duran sararmış telefon ahizesini gördüm; o ahize benim daha önce hiç tanımadığım bir insanın sıcacık geçmişiydi! Hemen yanıbaşında paslı bir kasetçalar vardı, onun hemen üzerindeyse düşmeye hazır bir daktilo... Birbirlerini hiç tanımamış onlarca insanın bağımsız geçmişleri, tam da bu dükkanda birbirine bağlanıyordu sanki benim şahitliğimde! Geçmiş ilk kez bugünüme değiyordu...

 

    - Hoş geldin delikanlı

 

Arkamı döndüm. Bir masada oturuyordu. Masanın ayaklarından biri yoktu, eğik bir tahta takılmıştı onun yerine. Adamın yüzü öyle yıpranmıştı ki, yanlış yerde durduğunu düşündüm, sanki o sandalyede değil de dükkandaki eski eşya yığınının üzerinde oturmalıydı.

 

    - Gel otur şöyle, geldiğinden beri ayaktasın, yorulmuşsundur.

 

Tam karşısına oturdum. Gözlerinde anlamsız bir ışık yanıyordu, pek anlayamadığım mutlu bir dinginlik vardı hareketlerinde. Onun paslanmış bir ütüye dokunduğu ellerindeki mutlak merhameti ve sevgiyi sezmemek mümkün değildi. Eminim, ondan başka hiç kimse o ütüyü o denli sevmemişti! Yalnız ütü müydü dışardaki devasa insan yığınının mahrum kaldığı bu duyguyla yoğrulan? Dükkanın içindeki yüzlerce elden düşme eşyanın içinde neler yoktu ki? Eski bir film makinesi çıkardı, masaya koydu. Tozlu bir bezle usulca sildikten sonra gözlerime baktı, "Ne düşünüyorsun?" dedi. Ne diyeceğimi, dahası ne düşüneceğimi şaşırmıştım. Ne düşünmem gerekiyordu? Verebileceğim beklenmedik bir yanıtın doğuracağı sonuçları tartarken, beni şaşkına çeviren açıklamayı yaptı:

 

    - Ne düşünmen gerektiğini sormuyorum dostum, sana gerçekten ne düşündüğünü soruyorum. Şu eski film makinesine baktığında neler geçtiğini soruyorum aklından...

 

Tedirginliğimi böylesine ustaca sezmiş olması ürkütebilirdi beni. Oysa tam tersine, içinde bulunduğum mekanın dışarıdan belirgin çizgilerle ayrılmış olmasından sanırım, ilginç bir güven duygusu tarafından kuşatılmıştım.

 

    - Küçük bir kızı anımsatıyor, dedim.

 

Gözleri memnuniyet belirten bir ifadeyle kısıldı.

   

     - Devam et, dedi

   

    - Bu küçük bir kızınmış eskiden. Babası, belki de dedesi tarafından alınmış bir armağan olsa gerek. Sanata ilgi duyan bir aile olmalı, herkes böyle bir armağan almaz çünkü. Kız belki şimdi hala yaşıyordur, belki şimdi bunu ona versek, dünyanın en mutlu insanı oluverir, kim bilir.

 

    - Bu makine onun yaşamının en karanlık sürecini oluşturmuş da olabilir, belki dedesi çalıştırmak için uğraşırken elektrik akımına kapılmıştır.

    

Olamaz mıydı? Pekala yaşanmış olabilirdi adamın bu söylediği. Gerildim. Adam devam etti:

 

    - Hemen yüzünü buruşturma canım, bu sadece bir tahmin. Hem sen hala önyargılısın, hala kopamadın içinden geldiğin yerin kurallarından. Derin bir nefes al şimdi, ciğerlerini buradaki havayla doldur. Bu eski kokunun kaynağı bir parfüm değil, evlerinize yapay doğa kokuları salan oda spreylerinizden biri de değil. Bu küf kokusu! Bu yaşamın ve ölümün, gerçek olan ne varsa onun kokusu...

    

Haklıydı. Özünde aynı düşünceleri besliyorduk. Farklıydık ama! Farklıydık, çünkü o tüm düşüncelerini birleştirebilmiş, ve bir çeşit başkaldırıya girişmişti. Bu gri işhanı, bu sımsıcak eski eşyalar, başını dik tutmasını sağlayan yoldaşlarıydı. Oysa ben, içinde tutulduğumu iddia ettiğim odaya hep kızmış, duvarlarına hep yumruklar atmış, ancak kapının ardına dek açık olduğunu bile bile oradan çıkıp gitmeye cesaret edememiştim. Ben, sevgilimle hiç koşa koşa, bağıra bağıra yollarda savrulup tüm bu yalancılığın hesabını sormamıştım! Yağmur yağdığında onu arayıp şemsiye almadan çıkmamasını öğütlemiştim hep! Daktilo kullanma eyleminin duygusallığından bahsedip dururken, yazılarımı bilgisayarda yazmıştım ben! Ben hep korkmuş, içimde kızışan nefreti söndürüp bir köşeye sinmiştim daima.

 

Düşündüğüm herşeyi ustaca sezebilirdi adam, bir yalnızlık anına kadar ertelemeliydim itiraflarımı. Güçlükle konuşabildim, ortam biraz olsun normalleşsin, biraz olsun yıllardır alışageldiğim şekline bürünsün diye yaşam,

 

    - Belki de bu makine ile izlediği filmlerden sonra bir de kamera bulup kendi filmlerini çekmiştir kız, dedim.

    

Sessizce yüzümü izledi. Yüzümdeki tüm hatları tek tek incelediğini düşündüm.

 

    - Gördün mü bak, dedi, dışarıdan kurtuldun işte! O süregiden çirkin aldatışların ve görmezlikten gelinen aldatılışların dünyasında,  şu an hissettiklerinin bir tekini dahi bulamazsın! Önemli olan benim ne söylemeni beklediğim değil, senin ne söylemek istediğindir. Bu yüzden, sizin dünyanızın yapay gülümsemeleri işe yaramaz burada.

    

Söyleyecek bir şey bulamayacak kadar yüzleşmiştim kendimle. Hissedecek fazla bir şey de yoktu geriye kalan. Başımı kaldırmadım, sessizce onayladım. Sıradan yaşantımda her sessizlik anında yaptığımın tersine, "şimdi ne olacak? Ne söyleyeceğim? Burada daha ne kadar oturmalıyım" gibi sıkıntılı sorulara hiç yanaşmadım. Orada öylece oturup bekleyecektim. Elbet tüm sorular zaman içinde kendiliğinden kavuşacaklardı yanıtlarına.

 

Derken iyi giyimli, süs olsun diye sırtına geçirdiği kürküyle bir kadın girdi pasajdan içeri. "Yolunu şaşırmış olmalı", diye düşündüğünü düşündüm adamın, "aradığı barı soracak şimdi". Kadın geldi, masamızın önünde durdu. Kapısı açık olan dükkanın içine bir göz attıktan sonra bize döndü ve masaya baktı.

 

    - Neye bakmıştınız bayan?, diye sordu adam.

    - Film makinemi arıyorum, diye yanıtladı adamı kadın.

    - Elimde bir iki tane var, göstereyim isterseniz.

    - Bakın beyefendi, ben herhangi bir film makinesini değil, ben kendi film makinemi arıyorum!

    - Anlayamadım, bağışlayın.

    - Bundan yirmi yıl önce dedem bana bir film makinesi almıştı. Yaklaşık üç yıldır her yerde onu arıyorum.

    - Bir saniye, dedi adam.

 

Hiç konuşmadan, usulca ayağa kalktı, dükkanın kapısından içeri soktu elini, ve bir kutu çıkardı eşya yığınının içinden. Geriye döndü, az önce bakarak geçmişini tahmin etmeye çalıştığımız film makinesini kutunun içine koydu. Gözlerime baktı, sanki oyuncağını yitirmiş bir çocuktu. Sanki kadın tek bir laf daha etse bağıra bağıra ağlayacaktı! Kadın bir miktar para uzattı adama, adam aldı parayı. Ne kadar olduğuna dikkat etmedim.

 

    - Dedeniz, dedi , yirmi yıl önce vefat etmişti demek.

 

Geçmişine kavuşmuş olmanın sevinci bir anda sönüverdi kadının yüzünde,

 

    - Nereden biliyorsunuz bunu?

 

Sırrını ele vermemek için ustaca bir yalan uydurdu adam,

 

    - Bakın, dedi, kablosu yanmış. Tahmin ettim.. Sadece tahmin..

    - Ukalalık istemem, dedi kadın, geçmişim kimseyi ilgilendirmez!

 

Ve gitti. Adamın içinden birçok şeyi koparıp aldı gidişinde, on dakika önce yüzünde kıvılcımlanıp duran o güçlü imgeyi küçük bir çocuğun çaresizliği ile değiştirdi. Ve gitti.

 

Adam bana baktı...

 

    - İşte, dedi, işte bu da benim yenilgi zamanım... Bu da benim öksüz kalış anım...

    - Neden sattın peki?

 

İçini çekti. Bir daha hiç konuşmayacak sandım... Konuştu... Kısık sesle...

 

    - Yiyeceğimi yetiştirebileceğim bir tarlam yok ki dostum, dedi.

 

Sustum... İçimdeki isyanı bugüne dek ustaca bastıran korkak komutan sustu... O yıpranmış, o kendi yaşam çemberini bizimkilerden var gücüyle yalıtmaya çalışmış olan adam bildiği herşeyi söylemişti bu son cümlesiyle.

 

Sonra oradan çıktım, ama koşarak, ama kinle çıktım! Önüme gelen ilk renkli tabelaya olanca gücümle yumruk attığımı anımsıyorum. Sonrasını biliyorsunuz beyler, sizler de oradaydınız.

 

Bu ifade, .... tarihindeki uygunsuz davranışlarımdan önce gelişen olayları anlatmaktadır. Siz saygıdeğer büyüklerimin o davranışlarıma neden olan haletiruhiyemi anlamanızı, bu durumdan son derece pişman olduğumu gözleyerek beni bir an önce serbest bırakmanızı diliyorum. Söyleyeceklerim bu kadar efendim. Teşekkürler.


 

özgün ulusoy
istanbul, kasım 2002