martılar, 
simitçi çocuk, 
yalnızlık bir de...


 

Beşiktaş’tan Taksim Meydanı’na kadar yürürüm sabahları, yağmur çamur fark etmez, bambaşka bir tat verir bana yol boyunca gördüklerim, düşündüklerim. Beşiktaş sahilini arkada bırakmanın hüznünü duyamadan daha gülümseyerek buyur eder beni inatla gökyüzüne uzanan yokuş. Sonra emektar bir tramvay hiç sızlanmadan taşır beni İstiklal boyunca. Vazgeçemeyeceğim, biricik sevgilimdir yol boyunca geçirdiğim zaman. 
 

O sabah alıştığım sabahlardan farklıydı sanki, martılar sevinç gösterileri yerine canhıraş çığlıklarla karşıladılar beni. Dakikalarca öncesinden benim için elinde hazır tuttuğu simidi “Buyur abi, en tazesini ayırdım sana” diye muzipçe elime tutuşturan simitçi çocuk yoktu yerinde. Ağzım gülümsemeye zorlanmış bir halde, o çok iyi bildiğim terk edilme korkusunu geleceğe saklayarak yürüdüm... Yürüdüm...
 

Yol bitmek bilmiyordu, zaman durmuştu. Yıkık duvarların arasında dolaşıyordum sanki. Tanrım, yolunu kaybetmiş bir yabancı gibi, gözlerimde ürkek ışıklarla bakıyordum insanlara, benden kaçıyorlardı. Neredeyse koşuyordum artık, bitsin diyordum bu işkence, kimden ve nereye kaçtığımı bilmeden koşuyordum. Döndüğüm her köşe başında başka bir darbe iniyordu omuzlarıma, yüzüme... Her sabah simidimi paylaştığım köpek miydi kin dolu havlamalarla peşime düşen bilmiyorum, dönüp bakamadım. “Neden” diye haykırmak istese de susar ya bazen insan...
 

Tramvayın düzgün tıkırtıları kulağımda dağılıyordu, camdan dışarı bakıyordum. Şehre sis çökmüş, insanların yüzleri görünmez olmuştu. Oysa ne kadar ihtiyacım vardı sıcacık bir tebessüme. Yaşamla yarışan aceleci insanları süzdüm bir süre, ne kadar kalabalık, ne kadar çoktular! Bir bakışı diğerlerinden esirgeyen yüzlerce, binlerce göz gördüm ayrıntıya indikçe, yalnız insanlar gördüm, yapayalnız bir kalabalık gördüm... Ve o yalnız kalabalıktan yine yalnız bir göz gördü beni, bakışlarımız değecek gibi oldu bir an, gökkuşağından çalınmış bir umut fırladı attı kendini içimden. Karşımdaki insan ellerini bana doğru uzattı, “tamam” dedim, “soyutladım kendimi bu yalnızlıktan!”. Fazla sürmedi, ağzından çıkan o sevgi dolu cümle bir balyoz gibi camı kırarak yüzüme çarptı: “Ne var birader ne bakıyon?”. Önüme döndüm, tramvayın ritmik sallanışına ayak uydurdu düşüncelerim, bir gittiler bir geldiler...
 

İşte tam o bulanıklık anına düştü seni görmem. Yanaklarından aşağı süzülen bir damla yaşı ustaca gizliyordu saçların. Böylesi güçsüz duruma düşüren neydi seni? Yüzünün güzelliğini perdelemeye çalışan her ne idi ise başaramıyordu bunu, bir an önce ulaşmam gereken bir ışıltı dolaşıyordu tüm bedeninde. Derin kaygıların vardı, ürkütücü düşüncelerin... Raylardan yansıyan sesle bütünleşmiştin, tak...tak...tak...
 

Beynimde dönüp dolaşan düşüncelerim ulaştı sana önce, seninkileri aldı, uçurdu gökyüzüne, ta gri bulutların yukarısına. Yağmurların geldiği yerden bize bakıyorlardı, kol kola girmişlerdi... Başını yavaşça bana doğru çevirdin. Kötü görünüyordun, bu yüzden ilk ben gülümsedim sana, belli ki buna benden daha çok ihtiyacın vardı. Gözlerimin içine baktın uzun uzun, gülümsememe en güzel karşılıktı bu. Tramvay durmuştu, aniden kalktın yerinden, ve onca insanın arasından bir kuğu gibi hızla geçip dışarı attın kendini... Dışarı attım kendimi...
 

Orada beni bekliyor olmasaydın, kafamı hiç seninle meşgul etmeyecek ve yoluma devam edecektim. Fakat sen çocuksu bir bakışla beni süzüyordun...
 

Oturacak bir yer aramaya halimiz yoktu, içimizi kemiren şeyin benzerliği iyiden iyiye heyecanlandırmıştı ikimizi de. Etrafımızda insanlar akıyordu, hayaller ve ümitler uçuşuyordu, güneş bulutlara ayırmıştı bugünkü rengini, sıkıcı bir gökyüzü düşüyordu payımıza. 
 

 “Hiçbir şey”, dedim, “değmez ki göz yaşlarınıza!”
 “Sizin de” dedin. 

 

Elimle gözlerimi yokladım, saklayacak bir şey kalmamıştı artık, her şeyim ortadaydı işte. Göz yaşları sözcüklerden daha açıktır çünkü, biliyordum. Sana tüm hikayemi anlatmaya karar verdim o an, bunu bilmeyi hak ediyordun. Neden olduğunu bilmiyorum hala, sorma. Ah ne zordu konuşmak, sözcükler boğazımda takılıyor, bir türlü sana ulaşmak istemiyorlardı. Utangaç bir insan olmasam, hiç bunlara gerek duymadan ağlardım belki beyaz boynuna sarılıp. Nereden başlayacağımı bilemeden dökülüverdi birkaç sözcük ağzımdan:
 

“Sanırım terk edildim. Martılar... Onlar gülmediler bu sabah biliyor musun?”
 

Gözlerin açıldı bir anda, içindeki umut dışa vurdu kendini, bu öylesine düzelticiydi ki her şeyi! İçindeki sarılma isteğini dizginlemeye çalışmanı izledim. Bedeninde damar damar atan kan çekilmiş, şöyle bir çalkalamıştı kafanın içindekileri sanki... Sanki... Ansızın ulaşıvermiştin ömrünce yitirdiklerine...
 

“Simitçi çocuk da yoktu” deyiverdin usulca.
 

Buna dayanamazdım, gözlerimi kapattım. Bir rüzgar geldi, saçlarını yaladı, saçlarıma sürdü kokunu, tramvay geçti gitti önümüzden, tak...tak...tak... Gözümü açtığımda güneş ellerini uzatmıştı, sapsarı boyanmıştı martılar. Mahcup bir  çocuk sesi takıldı kulağıma, “abi kusura bakma be, anam uyuyakalmış sabahleyin, ancak işte. Yine en tazesi senin ama, hı?”.
 

İnsanlar geçiyordu, yukarı, aşağı. Ellerimiz öpüşüyordu seninle,  her yanımızda uğuldayan aceleci ve yalnız kalabalığın içinde yitip gittik sakin ve tatminkar adımlarla. Yalın bir çoğulluk değildi o an yaşadığımız, bunu simidinin yarısını geride bıraktığımız yalnızlığa verişinden anlamıştım...
 
 

özgün ulusoy
          istanbul, mayıs 2001