Kore'de ölen bir yedek subayımızın

Menderes'e söyledikleri



Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki gözünüzle bakarsınız,
iki kurnaz,
    iki hayın,
        ve zeytini yağlı iki gözünüzle
            bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli
                ve topraklarına çiftliklerinizin
                     ve çek defterinize.
Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
    iki ak,
        vıcık vıcık terli iki elinizle
            okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
                dövizlerinizi,
                     ve memelerini metreslerinizin.
İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı,
iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in,
ve bütün kaygınız
      iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri
            halkın tekmesinden korumaktır.
Benim gözlerimin ikisi de yok.
Benim ellerimin ikisi de yok.
Benim bacaklarımın ikisi de yok.
Ben yokum.
Beni, üniversiteli yedek subayı,
            Kore'de harcadınız, Adnan Bey.
Elleriniz itti beni ölüme,
         vıcık vıcık terli, tombul elleriniz.
Gözleriniz şöyle bir baktı
ve ben al kan içinde ölürken
         çığlığımı duymamanız için
               kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip.
Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey,
ölüler otomobilden hızlı gider,
kör gözlerim,
      kopuk ellerim,
               kesik bacaklarımla peşinizdeyim.
Diyetimi istiyorum Adnan Bey,
göze göz,
ele el,
bacağa bacak,
diyetimi istiyorum,
alacağım da.

N. Hikmet RAN,
1959



 

There was a man, who used to listen to French songs without understanding a single word.. He used to fall in love, he used to keep quiet and he used to dream about distant lands.. He decided to fly one day, to fly over the ocean. He decided to leave everything behind for a while and go look for himself in a place which was as far as his silent dreams..

 

He listened to more French songs in that distant land, without understanding a single word.. He fell in love, and yes, he kept quiet.. As he always had done..

 

Two years ago, when leaving his town, he had asked his loneliness:

 

"Are you going to come with me?"

"I don't know"

"But you did come before, you can't leave me alone!"

"Yes.. But things are different this time" 

 

Things were really different that time.. So much that he is almost crying now because he'll have to leave whatever he found in this distant place and go back.. Once he's back in his town.. Believe me, he will cry again.. He will hug his beautiful city with a beautiful face in his mind.. And they will cry: İstanbul and Özgün..

 

 

özgün, 19.02.2006

ottawa

 


 

Bir türlü söyleyemedim sana, aslında ben kaybolmaya gelmiştim şehrine.. Bir başıma yürüyecek ve kentin sokaklarında kendimi arayacaktım sözde. Kuşkusuz beyaz olacaktı şehir, buzlu kaldırımlarda yer altımdan kayacaktı ki küfürler savuracaktım sağa sola.

 

Kar yoktu yerde. Hatta tatlı bir yağmur çiseliyordu geceye. St-Denis’de her kaybolmaya yeltenişimde tüm caddeyi adım adım anlatıyordu sesin: Meşhur et lokantasının adını ve film kiraladığın minik dükkanın hangi sokakta olduğunu biliyorum şimdi; çok lazımmış gibi..

 

Bira şişesinin dibinden bakıp her şeyi ters görecektim; öyle bir gülümsedin ki, iki tur atıp düze çıktı dünya.. Bildiğim bilmediğim tüm diller karışıverdi; ben aşık oldum Montreal'e ve sana..

 

 

özgün, 06.02.2006

ottawa

 


 

let it snow...

 

 

Her yer bembeyazdı: ufka dek uzanan bir pamuk yığını sanki! Ve beklentilerin sevinç çığlıklarına karıştığı anlar kadar beyazdı adam. Yürümüyordu artık, nasıl yürüyebilirdi ki? O kadar göz alıcı, o kadar ikna edici, o kadar harikulade yağıyordu ki kar; gözlerini kapamayıp izlediği, güzelliğinden haksız yere faydalandığı için kendisini suçlayacaktı neredeyse. Bir şiirin içinde olmalıydı muhakkak, başka türlü bu soğuk nasıl bu renk olurdu?

 

"Buradayım!" dedi beyaz karın içinden gelen bir ses:

 

"Daha önce bulmalıydın beni"

 

Sanki bu çağrının gelmesini bekliyormuş gibiydi adam:

 

"Aramayı beceremedim, hep yanlış köprülere çıktı saptığım yollar."

"Bir fotoğrafını çekelim bu gecenin."

"Çekelim. Bütün dilleri konuşur değil mi fotoğraflar?"

"Konuşurlar. Tıpkı bizim gibi. Tıpkı çocuklar gibi. Yeryüzünün bütün dillerini.."

 

Bir fotoğrafını çektiler beyaz gecenin. Fotoğrafın içine girdiler sonra. Bütün dilleri konuşurdu çünkü fotoğraflar. Tıpkı çocuklar gibi. Tıpkı aşk gibi.

 

özgün, 16.12.2005

ottawa

 


 

Ellerimi kanatıyor Galataport* ve diğerleri. Düşümde güzel bir kız vapura binmiş, Haydarpaşa'nın önünden geçerken bağırarak şiir okuyor. Vapurdaki herkes eşlik ediyor şiire ve bir ağızdan, bir yürekten haykırıyorlar Nazım Hikmet'in dizelerini gökyüzüne. Önce çekinerek, sonra iyiden iyiye gürleyerek bu kalabalığa katılıyor boğazdaki vapurlar, gardaki trenler ve gökteki martılar. İstanbul şahlanıyor işte, kirli ellerini kendisine uzatanlara dikleniyor nihayet!

 

 

Haydarpaşa garında
1941 baharında

            saat on beş.

Merdivenlerin üstünde güneş
                  yorgunluk ve telâş

...

 

Denizde balık kokusuyla
Döşemelerde tahtakurularıyla gelir
            Haydarpaşa garında bahar
Sepetler ve heybeler
        merdivenlerden inip
                merdivenlerden çıkıp
                        merdivenlerde duruyorlar.**

 

 

*   http://www.galataport.org

** Memleketimden İnsan Manzaraları, Nazım Hikmet

 

özgün, 20.11.2005

ottawa

 


 

Türkiye Avrupa Birliği'ne girecek. Bir telaş, bir coşku.. Neyimiz var neyimiz yoksa alsınlar, alsınlar da yeter ki kapılarını bize açsınlar. Dizlerinin dibinde oturup ellerimizi uzatmış, acındıran gözlerle gözlerinin ta içine bakıyoruz.. Bir alsalar bizi de aralarına.. Gazetelerimizle, televizyonlarımızla şimdiden bayram yapmaya başladık bile. "Türkiye zaten hep Avrupalıydı" demiş İngilizler, bir Fransız gazetesi de "Türkiye bu işi kotardı" diye manşet atmış.. Biz sevinmeyelim de kimler sevinsin!?

 

Bir Kanada gazetesinde yayımlanan köşe yazısına bakın allah aşkına. Bizim gazetelerimiz batılıların Türkiye'yi ne kadar sevdiklerinden, ne kadar  iyiliğini istediklerinden dem vuradursun; bakın her hareketini hayranlıkla, ağzımızın suyu akarak izlediğimiz kapitalist batı, bizim gazetelerimizin bize göstermediği yüzünde çizgiyi çokça aşarak ve küstahça neler diyor:

 

"Türkiye'nin endüstri devleriyle ve bankalarla ortak çalışan generalleri kendilerini, diktatör Mustafa Kemal'in (Büyük halk kahramanı, yaşamının son yıllarında bir diktatöre ve katı bir islam karşıtına dönüşmüştür) 1930'larda yarattığı yarı faşist ideolojinin gardiyanları saymaktadırlar. Franco, Mussolini, Salazar ve Peron'un modası geçse de Atatürk'ün suratsız hayaleti Türkiye'yi ordu aracılığıyla yönetmeye devam etmektedir.

 

Türkiye bir AB üyesi olmadan önce generalleri politikadan çekilerek kışlalarına dönmelidir. Kemalist ideoloji gömülmelidir."

 

İngilizce'den Türkçe'ye çevirdiğim yazının tamamını okumak için buraya tıklayınız...

 

 

özgün, 15.10.2005

ottawa

 


 

...

 

yanılmıyorsam

sen eğer yine İstanbul'san

senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar

gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan

bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir.

 

ulan bunu sen de bilirsin İstanbul

kaç kere yazdım kim bilir

kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken

1949 eylül'ünde birader Mırç ve ben

sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık

sana taptık ulan

unuttun mu

sana taptık!

 

Attila İlhan

(İstanbul Ağrısı)

 

 

Nereye gider ölü şairler? Nereye gider onca okudukları, onca yazdıkları? Nereye gider aşkları, çay yudumlayışları veya karşı duruşları? Aksilikleri, kibirleri, ünleri.. Şairler ölür mü?

 

Attila İlhan.. Öldün mü?

 

 

özgün, 11.10.2005

ottawa

 


 

- Küçükken arkadaşlarımla toplanır, oyuncak bebeklerle oynardık. Hiçbir zaman kendimi oyuna kaptıramazdım diğerleri gibi. Asla aklımdan çıkaramazdım bebeklerin birer oyuncak olduklarını. Oynamaktan çok seyrediyor gibiydim.. Hala öyleyim, yaşamı seyrediyorum sanki ben..

 

- Biliyorum, ben de öyleyim.. Bir kez gerçekleri gördün mü, artık ne yaparsan yap giremiyorsun işte oyunun içine..

 

Die Fetten Jahre Sind Vorbei (The Edukators)

Almanya - 2004 - 127 dk

 


 

Fransızca gibisin bende. Anlamadığım dilin fısıldadığı şarkılar ne denli ısıtıyorsa içimi, o denli güçlü bir bağ var yokluğunla aramda. Hakedip haketmediğini sorgulamıyorum; sıkıldım artık çizgilerden, sınırlardan, doğrulardan ve yanlışlardan. Nereye gitsem yanımda üzeri kabuk bağlamış bir boşluk..

 

O boşluk sensin..

O boşluk benim..

 

Bakırköy tren istasyonu, Kamil Koç otobüsü, bir Gümüşsuyu gecesi.. Kar yağdıkça ışığı söndürüp gökyüzünün kırmızılığını paylaştığım; dışarda adımı çağıran seslere kulaklarımı tıkayıp, sessizce sarılıp uyuduğum şey.. Gizlendiğim şey belki.. Belki anlamadığım.. İçten içe lanet ettiğim, ama aşkın en yalın haliyle sevdiğim..

 

Anlamıyorum Fransızca şarkıları. Ve yoksun sen.

 

Dedim ya, Fransızca gibisin bende..

 

özgün, 20.08.2005

ottawa

 


 

Anlatılmaz duygular bunlar.. Tarifsiz.. Çok güzel.. Sokağa çıkıp avazı çıktığı kadar bağırası gelir ya insanın.. Gülümser ya hani olur olmaz, kendi kendine.. Öyle işte.. Güzel.. Çok.. Buraya bunu neden yazdığımı, tanımadığım insanlarla neden -neyi- paylaştığımı bilmiyorum.. Sokağa çıkmışım da avazım çıktığı kadar bağırıyorum.. Sanki..

 

özgün, 24.04.2005

ottawa

 


 

İnsanların okumaması için yazılar yazıyorum. Yazılar yazıp kendim bile okumuyorum. Ne zaman içinde buruk bir şeyler taşıyan küçük bir yürek görsem, yaşadığım tüm sabahları bir bir anlatıyorum.. Ve nihayet, gelmez denilen bahar geliverdiğinde hangi dilde gülümsediğimi bile bilmiyorum..

 

özgün, 24.03.2005

ottawa

 


 

camera one, don’t tilt (your neck) down!

time to raise your glance and smile..

 

 

To all those people whose worlds slightly or fairly touched mine.. And whose words smiled to my words.. Let’s drink hoegaarden and look at the approaching spring.. It’s been coming from a long way after the white winter.. Then I’ll go meet my town! No worries, I’ll tell you everything if those steamships let me leave them once again..

 

ozzy, 23.03.2005

ottawa

 


 

başkentlere, denizlere

ve aşka dair

 

sidik yarıştıralım yeniden, hadi!

sinemadan çıkıp minibüse koşar gibi

ne İstanbul bizim olsun, ne gökdelenler

yalnız başkentler ağsın üstümüze

yalnız baş-

              ka-

                  kentler..

 

denize işemek yalnızların işidir,

korkar başkentlerden tanıdığım tüm denizler.

keman sesli kadınlar şarkı söyler çünkü

ve evlerine hiç yalnız gitmez

                                başkentli fahişeler..

 

yeniden sidik yarıştıralım, hadi!

ben Paris’i düşleyeyim yeniden

ve içinden deniz geçen şehrime öyle çok işe ki

düşüme hiç geri dön(e)me sen..

 

 

özgün, 22.03.2005

ottawa

 


 

Bir fotoğraf çektirmek isterdim, dediği gibi Vedat'ın, vapurun intihar koltuğunda.* Bir başıma, aydınlık bir bahar sabahında..

 

"Dönsene arkana!" diye bağırmak isteyip susar gibi, içimde gizlendiğin yerden çıkıp hemen arkamda durur muydun o fotoğrafta? "Bu fırtına diner mi sence? Bak bahar geldi artık" diye utanır mıydın acaba?  Nesnesini kendine bile söyleyemediğin, yalnızca öznesi ve yüklemi olan cümleler kurup usulca fısıldar mıydın onları denizin küçük elli fenerine?* Fotoğraf makinesine bak(a)madan, öylece durur muydun orada? Söylesene..

 

Bir kez daha bak kendi fotoğrafına..

 

Orada mıyım ben, hemen arkanda?

 

* Vedat Kamer, http://yolgezer.kuzeyyildizi.com

 

 

özgün, 23.02.2005

ottawa

 


 

Yalıtılmış türküler içinde boşluğa yazılar yazmak.. Bu mu sence yaptığımız? İstanbul mavisi olmasa da sözcüklerin; düşüncelerinin sonunda değil de ortasında dursa da yüklemlerin; gülüşün aynı benimkine benziyor işte! Zamanı da değiştirmedi uzaklıklar, kaldığım yerden büyüyorum hala, baksana gözlerime!

 

Ne o türküler yalıtılmış ve yalnızdır, ne sen, ne de bu donmuş nehir. Bir tek İstanbul’dan kaçıp gelen şu vapur, kaymayı bilmediğinden belki, biraz sıkılmıştır..

 

Gülünce ne kadar sana benziyorum..

 

Hadi, yine gülelim..

 

                

özgün, 31.01.2005

ottawa

 


 

Jane Birkin dinliyorum bu günlerde.. Amour Des Feintes.. Sen kendini çoktan gömmüşken neden uzanıp seni oradan çıkarmak istediğimi anlayamıyorum.. Jane Birkin neden sen oluveriyor o şarkıyı söylerken, bilemiyorum.. Onulmaz bunca yaraya, aşılmaz bunca okyanusa ve karşımda ateş gibi duran bunca nefrete karşın nasıl sen olmayı becerebiliyor ki bu kadın??

 

Düşünemiyorum.. Düşünmüyorum.. Düş - müyorum..

 

Ve unutuyorum -

                        yeniden..

  

 

özgün, 25.12.2004

ottawa

 


 

git-mek *

 


- Hazır mısın?
- Bilmem
- Korkularını koydun mu bavuluna?
- Koydum.
- Ya yalnızlığını? Elveda demek isteyip de diyemeyişlerini?
- Evet.
- Düşlerini? Umutlarını? İçinde saklayıp durduğun coşkuyu?
- Evet.
- Kabak çekirdeklerini? Şiirlerini?

 

Başını yavaşça kaldırıp yalnızlığına baktı adam. Sonra dedi ki:

 

- Kabak çekirdeği sevmem ben.
- Seversin, dedi yalnızlığı, seversin..
- Sevmem! Zehirlenmiştim son yediğimde.

 

Böyle olacağını hiç düşünmemişti. Bu denli zorlanacağını.
 

"Yaşantım" diye dönüp de baktığı her şey bu topraklara aitti. Ve "Burada kalacaklar" diyordu toprak, "Sen bir başına gideceksin". Elindeki bavulu olanca gücüyle yere çalmak, ağlamak istedi. Yap(a)madı.

 

Gitmeyi, dahası, buradaki olağan tüm geleceklerden uzaklaşmayı kendi seçmişti. Şimdi kimi suçlayabilirdi ki? “Gitmek” diye şiirler düzmemiş miydi, "yolculuk" deyip durmamış mıydı bunca senedir? Madem öyleydi, gidiyordu işte. Gidiyordu. Kendine inat...

 

- Bir okyanus ötesi, diye avutmaya çalıştı yalnızlığı adamı
- Evet, diye sayıkladı adam
- Daha önce de gittin
- Böyle değil..

 

Sustu..
Gitmek zamanıydı işte ve kendinden korkuyordu yolcu..

 

- Sen de geliyor musun?, diye sordu adam
- Bilmem, dedi yalnızlığı
- Daha önce de geldin
- Böyle değil...

 

...

 

Ve gitti adam.. Her şeyi geride bırakıp.. İçi burkula burkula sustuğu hoşçakalları, sarılmadığı bedenleri geride bıraktı..


Ve gitti...

 


* 22 Ağustos sabahı İstanbul'u, içinde bir çok öyküyü barındıran şehrimi özlemek üzere yola çıkıyorum. 2 yıl süreyle Kanada'nın Ottawa kentinden düşleyeceğim bir çok şeyi. Yaşam ne ilginç! Oysa daha yeni tanışıyordum İstanbul'la! Sokaklarında yaşamadığım bir çok aşk vardı daha!

 

Bu bir ayrılık değil, ara verdik sadece!

 

Kırmızı karanfilli vapurlar ihanet edecekler bana ve ben aldatacağım onları modern feribotlarla. Sessizce unutacağız sonra hepsini. Geri döndüğümde yağmur öyle çok yağacak ki, ben bile anlamayacağım ağladığımı...

 

 

özgün, 04.06.2004

istanbul

 


 

Giriş sayfasına dönmek için buraya tıklayınız..