kimsiniz siz?
Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi içine almak isteyip istemediği tartışıladursun, Türkiye artık Avrupa’nın bir parçası olmayı istemekten vazgeçiyor. AKP tabanına oynayan Avrupa, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’sini göz ardı ederek büyük bir hata yaptı. Bunu iyimser kesimler Avrupa’nın Türkiye’yi yeterince tanımayışına yorarken, oldukça büyük bir kesim de planlı ve uzun soluklu bir oyun oynandığını düşünmekte. Ancak Türkiye’de AKP’ler geçicidir. Laik, demokratik ve çağdaş anlayış ise bu ülkenin var oluş nedenidir ve ilelebet varlığını koruyacaktır.
Bizler, Türkiye’nin gerçekten yüzü geleceğe ve aydınlığa dönük gençleri, artık Avrupa Birliği’nin dilini çözdüğümüzü düşünüyoruz. Bizi böylesine aldatılmış, dışlanmış, itilmiş bir duruma sokanlar yüzünden kendimizden utanıyoruz. Ve bizler, Avrupa Birliği’nin eşitlikçi ve adil olmadığını açıkça gördüğümüz için, adaylığımızı bir daha koymamak üzere geri çekiyoruz.
Yazının tamamını okumak için buraya tıklayınız...
özgün, 14.03.2008
istanbul
konuşmayalım, n'olur!
- Neden sustun?
- Susmadım. Söyleyecek bir şeyim yok.
- Utanmasam boynuna sarılıp "gitme" diyeceğim sana.
- Utanıyorsun, demeyeceksin.
- Gideceksin.
- Evet.
özgün, 11.01.2008
istanbul
yazı - tura
Atıp atmamakta uzun süre kararsız kaldığım bozuk para, işte şimdi havada..
Tüm çocukluk sorularımın yanıtları ve hatta şairin onuncu kattan boşluğa bıraktığı mısraları.. Oradalar hepsi; parayla birlikte, havadalar. Flütüne aşık olan kızın notaları da orada; bağırıp da duyuramadıklarımın tümü, yani bağırmadan duyurmayı düşlerken yaşlanan çocuk da..
Resimler geçi-rili-yor gözümün önünden; renkli, bayağı, bol alkışlı ve pahalı resimler. "Ama bunlar kötü!" diye bağıran çocuğun masalın içine nasıl hapsedildiğini görüyorum. Her gün kıpkırmızı, her gün yeniden utanıyorum.
Hala dönüyor para..
Bir resim çiziyorum aklımdan.
Düşecek.. Gitgide alçalıyor havada..
Resmimdeki kadın, ne kadar da benzemiş alelade bir kadına!
Para değil de sanki, ağır ağır üzerime gelen dev bir gemi..
Karanlık basınca tanıyamıyorum kendimi.
Ya yazı gelecek, ya tura.
Para ve tüm diğerleri düştüğünde ben ya burada olacağım, flüt çalan kızın yanında ya da..
özgün, 22.11.2007
istanbul
iki ?
Nicedir görmemiştim o ışıklı, sarı şarkılı gemiyi.. Ve inan bana, bu denli güçlü duymamıştım nicedir, al yanaklı küçük bir çocuk olduğumu.. Tıpkı var olmuş olabileceğini unuttuğum gibi senin, bir yerlerde, nicedir..
1. Hareketsiz suyun üzerine ışıkları ve şarkıları düşüyor uzaktaki geminin..
2. Denizin içinde salınan oyuncağına ulaşamıyor, ağlıyor al yanaklı çocuk..
3. Varsın işte.. Bunu gemi de gördü, çocuk da, deniz de.. Varsın..
Irak'ta her gün onlarca kişi ölüyor, yanıbaşımızda.. İnsanların kafasını kesiyor insanlar.. Pakistan'da, Afganistan'da, Türkiye'de.. Gencecik askerleri bombalar yutuyor, sararıyor al yanakları çocukların..
Dünyaya bak!
Bir tarafta sen.. Bir tarafta diz boyu rezillik..
Ya ben neredeyim?
Hangisini yazmalı, hangisini duyurmalı insanlara? Hangisi haber? Iraklı çocukların kan içindeki yüzleri mi? Al yanaklı küçük çocuğun, düş dünyasından çekip çıkardığı pembe yanaklı kızı sevdiği mi? Hangisi?
"En çok bağıran en doğru sayılır, insanlar işitmeyince" diyen şairin kim olduğunu düşünüyorum.. Bağırıyorum.. Sesim çıktığınca.. Kaç kişi duyuyor?
İki?
Yeterli bu..
özgün, 09.08.2007
izmir
rüzgâr esiyordu erciyes'ten
.
Kuşkusuz birlikte bir çok oyun oynamışızdır çocukluğumuzda. Sen benim oyuncak itfaiye aracımla yangın söndürmüşsündür, ben senin arabalarını yarıştırmışımdır. Hatta belki asker olup savaşmışızdır, kim bilir... Birbirimizi en son o oyunlu günlerde görmüş ve farklı şehirlerde büyüdüğümüz için birer yetişkin olarak hiç karşılaşmamıştık seninle.
Sevgili Burak...
Aynı dönemin çocukları olduğumuzdan, aynı dönemin askerleri de olduk geçtiğimiz Nisan'da. Çocuklar büyümüş ve savaş oyunları gerçek olmuştu. Ben Kayseri'de kısa dönem erbaştım, sen de Hakkari'de asteğmen. Beraberce gün sayıyorlardı çocuklarını beraber büyüten annelerimiz. Biz beraber gitmiştik, beraber dönecektik.
Terhis olmama 17 gün kala ismini gördüm televizyonda. Camı açtım, bir rüzgâr esti içeri. "Doğru değil o haber" diye çıkıştım rüzgâra, ses etmedi. Kuşkusuz, senin o gece o dağda yaşadıklarınla kıyaslanamaz ama, o sessizlik hayatımdaki en boktan, en saçma sapan andı...
Duvara vurdum, olmadı. Gözlerim doldu, olmadı. Komutanıma seni anlattım, olmadı. Ne yapsam olmadı. O kadar üşüdüm ve o kadar çaresizce baktım ki o gece Erciyes'e, utancından arkasını dönüp gidecek sandım, Burak!
O günden sonra, terhis olana dek her gün bütün gazeteleri aldım. Seninle ilgili o kadar çok haber vardı ki! Hani, zaman gelip geçmiş de, oyun oynayıp oynamadığımızı bile hatırlayamaz olmuşum ya ben... Aynısının bir kez daha olmasına izin vermemek adına seninle ilgili tüm haberleri kesip sakladım, bir bir. Gazeteden her bir fotoğrafını kesip çıkarışımda pencereye gidiyor, Erciyes'in gözlerine bakıyordum. O ise, o koca gövdesiyle elinden bir şey gelmeyişine utanıyor, yüzümü yalayan ılık bir rüzgâr gönderiyordu bana her defasında.
Sen gittiğin zaman, "Çocuğumu bu vatana helal etmiyorum" diye haykırdı annen, "Benim oğlum Anafartalar'da, Çanakkale'de ölmedi; ne olduğu belirsiz bir oyuna kurban gitti" diye isyan etti baban. Bütün bunları gazetelerde gördüm.
Boğazımda bir şeyler düğümlendi... Düğümlendi...
Her akşam karanlık çöktüğünde ışığı söndürdüm ve pencereden yüzüme doğru esen rüzgârla paylaştım aklımdan geçenleri, geçemeyenleri. Erciyes'in karanlığında seni, kendimi ve anımsayamadığım çocukluğumuzu düşündüm. Haberini hep annemden alırdım, annenden alırdın haberimi. Erciyes'in karanlığına bakıp annelerimizi düşündüm.
Senin adice vuruluşundan bir kaç gün sonra bir vatandaş başbakana "Artık şehit cenazesi görmek istemiyoruz!" diye seslendi. Ve senin uğruna canını verdiğin ülkenin başbakanı kalktı "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir arkadaşım" deyiverdi. Hayır, inan bana şaka yapmıyorum. Başbakan Erdoğan senin için işte aynen böyle dedi!
Diğer şehit ailelerini tek tek aradı, senin evini aramadı. Annene baş sağlığı dilemedi. Çünkü annenin hesap sormasından korkuyordu. Ya annen telefonda onca gazetecinin önü sıra "Senin oğlunun ne işi var Amerika'da, gelsin askerliğini yapsın!" deseydi, ya "Lübnan'a başka Buraklar da ölsün diye mi asker göndereceksiniz?" diye sorsaydı... Ne yanıt verecekti?
İşte bu yüzden, başbakan köşe bucak kaçtı annenden.
Bir kaç gün sonra bir televizyon programında sordular:
- Neden o acılı anneyi arayıp baş sağlığı dilemediniz?
- Ne yani, arayıp da bunları mı dinleyecektim?
Sana bunları yazdığım için ölesiye utanıyorum.
Ama bitmedi. Dahası var.
Geçtiğimiz günlerde bir kaset geldi oturdu gündeme. Bundan 7 sene önce, Başbakan Erdoğan'ın bir radyo programında yapmış olduğu söyleşinin kaydı vardı bu kasette. Ne mi diyordu Recep Tayyip Erdoğan? "Sayın Öcalan şu anda almış olduğu kellelerin hesabını veriyor."
Şimdilerde cumhurbaşkanı olmaya hazırlananan başbakanımız, hem Öcalan'a sayın diyor, hem de yan gelip yattıklarını iddia ettiği şehitlerimizden kelle diye söz ediyordu...
Bunların hiçbirini ben uydurmadım. Keşke öyle olsaydı.
Ben bu yazıyı yazmak için buradayım, Burak. Senin adına hesap sormak, aramızdan bir hiç uğruna ayrılmadığının kanıtı olmak için buradayım.
Seni kaybetmenin acısını ömür boyu içimde taşıyacağım.
Arkadaşım... Bugün 28 Mart 2007. Eğer yaşıyor olsaydın, artık terhis olacaktın.
Şu ılık rüzgârı sen de hissedebilecektin yüzünde...
özgün, 28.03.2007
balıkesir
satranç
Video paylaşım sayfası Youtube'a erişimin mahkeme kararı ile durdurulduğu günlerde, televizyonlarda çıkan bir haber dikkatimi çekmişti. Haberde Atatürk'e hakaret içeren videoyu internette paylaşıma sunan Yunan kullanıcının belirlendiği söyleniyordu. Zanlının annesi ise kameralar önünde bir açıklama yaparak, ailecek Türkler ile yakın ilişkiler içinde olduklarını ve bu çirkin olayı oğlunun Youtube şifresini ele geçirmiş olan bir İngiliz'in gerçekleştirdiğini söylüyordu. Annenin iddiasına göre oğlunun ismi, bu olayda bir piyon olarak kullanılmış, kirletilmişti.
Videoyu paylaşıma kimin açtığı hakkında bir fikrim yok. Soruşturmanın neticesini de araştırmış değilim. Her ne kadar sonuçları geniş kitleleri ilgilendirmiş olsa da, bunun küçük ve kişisel bir olay olduğunu düşünmeyi yeğliyorum. Ancak...
Bu haber, daha ilk gördüğüm anda bana bir şey çağrıştırdı...
Yazının tamamını okumak için buraya tıklayınız...
özgün, 21.03.2007
istanbul
ayvalık'a serenat
Ömrümün kopan zincirlerinden birer halka atıyorum her defasında cebime. Biriken halkalardan yeni bir zincir yapacak, oturtup karşıma rakı içirecek ve zil zurna sarhoş edeceğim onu, tüm zincirler tükendiğinde.
Diğer cebimdeyse, artık birer anı olmuş düşlerim ve düş olmuş anılarım var. Çok eskilerden gelen paslanmış, unutulmuş düşlerim; soğutulmuş anılarım. Örneğin sımsıcak İzmir yazları ve ıpıslak sesleri yıldızlı dalgaların.. Sonra beyaz tenli beyaz elli güzel kız; kulağıma durmadan şiirler fısıldayan ama yine de gözlerime hiç bakmayan.. Uzaklara doğru açılmış bir yelken; var olanı tümden reddedebileceğine inanılan.. Ve daha yüzlercesi.. Yüzlercesi..
Her yeni bir halka atışımda ceketin sol cebine, sağ ceptekilerden biri daha paslanıyor. İşin ilginç yanı, sevgili okuyucu, paslanan düşler külçe gibi ağırlaşıyor! Bir cepte kırık zincirlerden halkalar, bir cepte terk edilmiş düş kanatlı anılar.. Güzel ceketim benim, ha babam sarkıyor..
Bir Ayvalık akşamında oturmuş, denize karşı içiyorum. Cebimdeki halkaları sayıyor, zinciri tamamlamaya ne kaldığını hesaplıyorum. Derken bir balık gibi sıçrayıp denizden, dikiliveriyor sarhoş gözlerimin önünde bir deniz kızı..
Güzel gözlü Mirella..
Öyle bir bendir çal ki bana, şu ceketi belime sarayım, oynayarak varayım sabaha!
özgün, 18.02.2007
istanbul
Özgün Ulusoy, "Bir Sana Bir de Bana" yı ilk dinlediğinde, o anda bir şeyler kımıldamış içinde. Yaz dönemindeki İstanbul görüntüleri geçmiş gözlerinin önünden. Çiçeklerin kokusu. Dalgaların şarkısı. Rüzgârın fısıltısı.
Klibin başlangıç hikayesini sorduk, Özgün anlattı: "Sözler, gurbette oluşum, bir Kanadalı tarafından söylenişi, müzik ve İstanbul hayranlığım... Her şeyden önemlisi; o video klibi ben Brenna’ya bir hediye olarak yaptım aslında."
İki sana bir bana..
...
Ertan Gün'ün yazısının tamamını okumak için buraya tıklayınız..
Öldürdüğünüz adamları neden çocuklara gösteriyorsunuz bayım? Suratınıza tüküre tüküre ağlamaları bu kadar mı hoşunuza gidiyor? Hiç görmediniz mi uyumadan önce minicik korkularını düşlerine nasıl da dolaştırdıklarını? Korkuyorum sizden, hiç çocuk eli olmamış gibi bir hal var kana bulanmış ellerinizde.. Ve hiç korkudan donup kalmamış gibi bir hal, gözlerinizde..
Ağzınızdan şehvet sıvıları akarken astığınız adamları çocuklara neden gösteriyorsunuz?
Bayım.. Artık iyiden iyiye midemi bulandırıyorsunuz..
özgün, 02.01.2007
istanbul
Bu sayfaya 2004 - 2006 yılları arasında yazılmış olan yazılar için BURAYA tıklayınız..