free hit counter javascript

 

haliçti, karanlıktı, ikimizdik...


haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu
dört bıçak çekip vurdular dört kişi
yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu

cinayet saati - attila ilhan


Olmayacak şey vapurların vurulması, kulelerin aşık olması, yahut iskelelerin batması. Bir kentin özeleştirisini bu denli açık yüreklilikle yapması, ya da daha yaygın deyişle, kendi masalını bu denli gerçek ve içten yaratması. Olmayacak şey, İstanbul’un bana bunları yazdırması!

 

İkimizdik. Birdenbire oldu. Karanlıktı.

 

Rakı içiyorduk ama rakıdan değildi başımızın dönmesi. Rüzgar uğulduyordu dışarıda. Uzun zamandır unuttuğumuz bir tat, bir anlık bir his, insanın içini yakıveren bir mide sancısı içindi her şey. Masadaki mum hiçbir şeyi aydınlatmıyordu.

 

Haliç’ti. Karanlıktı. İkimizdik.

 

Önce bize doğru baktı, köprüye. Başımızı önümüze eğdik köprüyle beraber. Şöyle bir gerildi, yukarı baktı sonra. Fakat ayaklarının dibindeki yakarışı duyamayacak kadar meşguldü kule: tutmuş bir martıyı, boyuyor da boyuyordu. Bir damla yaş düştü Kuledibi’ne, sessizce. Belli etmeden ağlamaların ustasıydı çünkü Galata’nın görmüş geçirmiş delikanlısı.

 

Az önce yanıbaşından kalkan, gecenin çalkantılı sularında salınarak uzaklaşan vapura baktı sonra çaresizlik içinde. Bir mektup taşıyordu, Galata Kulesi’nden alıp Kızkulesi’ne götürdüğü. Bir gün yanıt verecekti Kız Kulesi bu aşka ya, “Allah vere de fazla uzatmasa artık” diye iç geçirdi vapur. Dönüp ardına bakmak istedi sonra, geride bıraktığı iskeleye. Dönmedi. O an sanki tek düşündüğü kulelermiş gibi davranıyordu. Öyle değildi.

 

Vapurdan sonra dönüp bana baktı. Gözlerimi kaçırdım. “Ben bu masalın bir parçası bile değilim, izliyorum sadece” diyecek oldum. Sustum. Ne halt edeceğimi bilmiyordum ve üstelik sen karşımda oturmuş yargılayan gözlerle bana bakıyordun. Bitmişti Haliç’in karanlığında başladığımız oyun. Masandaki mum –çünkü artık masa senin olmuştu, düşüme girdiğin hızla uzaklaşmıştın benden olanca hızıyla titriyordu şimdi.

 

“Her şeyin yanıtını bilen adam değilim ben, hiçbir zaman da olmadım” dedim sessizce. Hızla geri çektim elimi, tutabilmen için yeniden. Başım daha çok döndü. Kuşlar, rüzgar, anason kokusu birbirine karıştı; sarı renk maviye dönüştü, mor oldu, gri oldu sonra. Senin gözlerin gibi gri oldu. İlk aşık olduğum zamanı düşündüm, o zamanların rengini. Dünya hızlanarak başımın çevresinde dönüyordu.

 

Tam o sırada oldu. Karanlıktı.

 

Battı iskele. Koca gövdesini bıraktı suyun karanlığına, ve battı. Ne kule, ne köprü, ne geçip giden hafif meşrep vapurlar, ne sen, ne ben, ne de köprüden sarkıttığı oltası denize erişmeyen çocuk.. Hiçbirimiz yoktuk artık. Karaköy iskelesi. Yok.

 

İndi köprüden koşarak çocuk. Bana baktı kinle. Bir tekme savurdu Galata Kulesi’ne. Kulağındaki karanfili tuttu kopardı vapurun. Aldı Taksim Meydanı’na koydu onu. Küçüldü kule, küçüldü vapur. Tıpkı sen, ben ve ortamızdaki masa gibi. Karaköy’deki seyyar satıcılar ve tüm geri kalanlar.. Küçüldüler.

 

Elini ilk kez tuttuğumu düşündüm. Bir kış sabahı. Karaköy İskelesi’nde. Galata Meydanı’ndan aldığımız rüzgargülünün denize düştüğü anı. Yıllar önce. Bunları düşündüm işte. Ve iskeleyle birlikte batıp batmadıklarını..



özgün, 28.11.2008

istanbul

 


 

nedostaješ mi, sarajevo!

 

 

Bu yaralı ve güzel kentin sokaklarında gezinirken seni düşünüyorum Bağdat. Çocuklarını, annelerini, kızlarını düşünüyorum. Burada batan güneşin oradan nasıl göründüğünü, yıllar sonra nasıl görüneceğini, onu seyredenlerin gözlerinin önünden hangi resimlerin geçeceğini.. Sizi düşünüyorum Beyrut, Kabil ve Musul; sizi ve olanca yalnızlıklarına inat gülümseyen insanlarınızı..

 

Ömrümce tanımadığım üvey kardeşimin şehrinde gibiyim Saraybosna’da. O kadar yakın, o kadar farklı.. Nehir kıyısındaki kafelerden birinde oturuyorum. Tüm duvarları mermi ve top izleriyle sarılmış bir kentin, içindeki tarifsiz acıyı ustaca gizleyişini izliyorum. Penceresinin hemen altında koca bir delik yokmuşçasına kahkahalar atan kadına bakıyorum. Hayır, dolmuyor gözlerim. Her şey tam karşımda batmakta olan güneş gibi yolunda, diyor, gülümsüyorum..

 

Babaları esir alınan çocukların yaşadığı tüm kentleri sevdiğim gibi, usulca gözlerinde kaybolarak seviyorum Saraybosna’yı.. O çocuklar büyüdükleri zaman konuşmayacaklar hiç, biliyorum. Çünkü gün gelecek, şehrin ve anılarının öte yanındaki bir çamaşır ipine dizecekler paslı, barut kokan sözcüklerini.. Ve yine biliyorum ki en güzel söyleyenler, sözcüklerini asmış adamlar ve kadınlardır hep, aşkın sessiz türkülerini..

 

Elif, örneğin, Bağdat’taki.. Hiç vurulmamış gibi dedesi, evindeki top izlerine yuva yapan kuşlara bakıp, aşık olduğu adamı özleyecek.. Konuşmayacak.. Elif.. Bağdat’taki..

 

H i ç    v u r u l m a m ı ş    g i b i    d e d e s i  . .

 

Orada olursam o gün, ona Mostarlı bir kızdan ve Nazım’ın dizelerinden bahsedeceğim. Güneşin batışına ve Elif’in parlayan gözlerine bakıp, her şeyin ne kadar da normal olduğunu düşüneceğim..

 

Gidip onunkilerin yanına, bir bir, bende kalan sözcükleri iliştireceğim..

 

 

özgün, 22.08.2008

saraybosna

 


 

show must go on

 

 “bir tek iz yok varlığından

şarkımdan başka”

 

 

Ege’den bir rüzgar esiyor; gözlerime dokunuyor, saçlarıma.. İçimde birikip duran sözcükleri aktaramadığımı farkediyorum. Rüzgar alsın hepsini gitsin istiyorum. O kadar tatlı esiyor ki.. O kadar ılık..

 

Sözcükleri art arda dizme yetimi kaybettiğimden beri kaçıyorum konuşmaktan. Sözcükler, zaman geçtikçe eskiyorlar sanki. Gözümün önünde eriyorlar, bir bir. Atmak için hırsla elime aldığım taşın aslında bir sünger parçası olduğunu görmek gibi bir şey bu.. Atıyorum, gitmiyor..

 

Bayağı sözcükler, bayağı düşler var her yanımda. O kadar çoklar ki! Bir şey söylemek istiyorum, bütün ruhumla, bütün bedenimle, bütün varlığımla söyleyeceğim.. Nefes alıyorum, hazırlanıyorum.. Susuyorum.. Sustuğum zaman daha gerçek oluyor, daha temiz, sanki.. Susmadıklarım kirleniyor; sustuklarım daha bir benim gibi..

 

Rüzgara bir omuz verip esiyorum onunla. Yunan köylerinden sırtladığımız anason kokusu başımızı döndürüyor. Küçük bir kızın elindeki balonu görüyorum, esen rüzgara inat onu nasıl da kavradığını.. Ne güzel şey, diyorum, şu küçük kızla aynı anda aşık olmak!

 

Söyleyecek dağlar kadar şey var, susacağım o halde. Sözcüklerimin, ilk anlamlarını zerre kadar aşamayan alelade cümlelere dönüşmelerinden korkuyorum.

 

Bir gülümseme olsun dudaklarında söylediklerim, söyleyemediklerim..

 

Zincirin ilk halkası gibi bir şey, işte..

 

 

özgün, 24.06.2008

istanbul