orası Bağdat,
o adam da dedesi Elif'in!


 

Penceresini açıp, avazı çıktığı kadar bağırarak, ağlayarak şiir okumak istiyor. Penceresini açmak istiyor... Belki bir aşk şiiri olacak bu, belki bir özlem şiiri... Güneş'e göz kırpan yaşam dolu bir şiir belki.. Güneşi öpmek istiyor, önce yanağından, sanki güneşin kızıymışçasına... Sonra belki dudağından, kim bilir, izlediği bir aşk filmindeki başrol oyuncusuymuşçasına... Çocuk aklının yarattığı tüm mısralar birer birer ölüm ağıtları takıyorlar kollarına, Elif gözlerini kapatıyor... Penceresini açmıyor...

Elif'in şiirlerinden hoşlanmıyor savaş uçakları! Onlar yalnız kendi şiirlerini haykırıyorlar geceler, günler boyunca. "Bu ne biçim şiir?" diye düşünüyor Elif, gözlerini kapatıyor...

Dedesini görüyor gözkapaklarının sığınağında. İki gün önce eline aldığı pompalı tüfeği ile evden ayrılırken... Dedesini görüyor, titreyen elleri Elif'in gözlerinde, ellerinde dolaşırken... "Sana oyuncak almaya gidiyorum" diyor dedesi. Tüfekle mi alacak ki oyuncağı? İnanmıyor Elif, boynuna sarılıveriyor dedesinin: "İstemiyorum, oyuncak istemiyorum ben!".

Bir çırpıda odasına koşup en sevdiği şekerlerden alıyor bir avuç dolusu, dönüp dedesine uzatıyor... Madem kararlı gitmekte, oyuncak ararken şeker yesin. Madem kararlı... "Hangisini yiyeyim ilkin?" diye soruyor dedesi, Elif gülümsüyor yaşlı gözlerinin gölgesinde: "Kırmızı olanını" diyor. Dedesi gidiyor...

Pencereye bakıyor, içinden şiirler kurguluyor Elif. Uçakların sesleri duyuluyor, sonra patlamalar... Elif hep şiirler yazıyor aklından, hep şiirler dökülüyor yanaklarından... Pencereyi bir açabilse! Güneşi bir görebilse! Gözlerini kapatıyor...

Dedesini görüyor, elinde tüfekle sokak sokak dolaşırken Bağdat'ı. Oyuncak mı arıyor? Ak sakalı ne kadar da kirlenmiş, eve dönse artık! Sonra askerler geliyor tankların içinde, bir tanesi inip yakalayıveriyor Elif'in dedesini... Elindeki tüfeği kapıp yere oturtuyor, gözlerini bağlayıveriyor. Bağırıyor, azarlıyor! Ellerinde kocaman silahlar var askerin.

"Durun! Orası Bağdat, o adam da dedesi Elif'in!"

Asker bir şeyler söylüyor, anlamıyor diz çökmüş adam. Asker bir şeyler söylüyor, gençliğine ağlayıveriyor adam... Asker bir şeyler söylüyor... Elif'ten özür diliyor adam...

Sırtına vurup yere yatırıyor asker adamı. Sonra tanktan başkaları da geliyor. Sanki bir oyun oynayacaklar hep beraber... Bir çok asker ve Elif'in dedesi... Yüreği parça parça olmuş, Elif'in dedesi... Sek sek oynarmış bu yattığı yerde çocukken... Gençliğinde her aşık oluşunda gökyüzüne şarkılar söylermiş, tam da bu sokaktan geçerken... Üzerini arıyor askerler, cebindeki şekerleri buluyor bir tanesi. Kırmızı olan da içlerinde... Ensesinden tutup başını havaya kaldırıyorlar adamın, bağırıyor bir asker: "What is this?"

"Verin o şekerleri geri! Orası Bağdat, o adam da Elif'in dedesi!"

Anlamıyor adam. Bağlı gözlerinin önünden neler geçiyor neler... Bunu kimseler hayal dahi edemez... Odasında dedesini ve güneşi düşlerken şiirler mırıldanan Elif bile... Soruyor asker: "What is this??". Susuyor adam, ümitsiz...

Pencereye doğru yürüyor Elif, uzanıyor, dokunuyor. Sanki kızgın bir sobaya dokunuyor... Gözyaşları dökülüyor yanaklarından. On yaşındaki Elif, sanki gün alıyor otuzundan, kırkından... Sanki beyazlar fışkıracak yakında saçlarından... Uçak sesi ve bombalar... Pencere sıcak... Tüfek sesleri, hıçkırıklar... Bağdat, şekerlerini diğer çocuklara kaptırıyor..

Askerler pay ediyorlar aralarında şekerleri... Gözleri bağlı adamın... Kırmızı olanı hangi asker yiyor, onu dahi bilmiyor... "Yemeyin" diyor, "Defolup gidin" diyor, "Elif" diyor... İçinde bir şey değil, bir çok şey büyüyor, büyüyor, büyüyor... Gözleri bağlı yerde yatıyor, yatıyor, yatıyor... Etrafında Amerikan askerleri...

"Çekilin etrafından! Orası Bağdat, o adam da Elif'in dedesi!"

Pencereye gidiyor Elif, dokunuyor... Güneşi düşlüyor... Güneşi dudağından öptüğünü düşlüyor... Savaş uçakları... Bombalar...

Sahi, uçaklar Elif'in şiirlerinden neden hoşlanmıyorlar?
 

özgün ulusoy
istanbul, 07.04.2003