anlamıyor musun,
bana aşk ver!

 

Hayallerini geceye doğru düşünüp aydınlatıyordu şehri. Nasıl olduğunun önemi yoktu, adam düşlüyordu, ve kendi güneşini doğuruyordu gecesine. Gülümsüyordu sonra düşlerinin içine saklanıp. Ağlamıyordu hiç, ta ki ertesi sabah, gün ışığı tarafından kovulana kadar göğe saldığı hayalleri.

Aradığı bir şey vardı. Uzunca bir süredir kafasını kurcalıyordu bu. Ne olduğunu da bilmiyordu ya, arıyordu yine de. "Aşk olmalı" diye düşünüyordu ara sıra, "Aşk mı ki bulmam gereken?". O güne değin yaşama hazırlanmamış mıydı okulda? Onca sene, gelecek olan yaşam karşısında nasıl ayakta duracağını öğrenmemiş miydi yoksa? Hata neredeydi ki? Bilmiyordu. Tek bildiği, hayatın çoktan başlamış olduğu, ve 'öğrenilmekten' ziyade 'yaşanması' gerektiğiydi! Adam bazen iyiden iyiye kuşkuya düşüyordu, yaşamıyor muydu yoksa? "Yok canııım.."

O şeyi, o aşk olduğunu düşündüğü şeyi bir bulabilse, içindeki şu acı veren boşluğu bir doldurabilse ne güzel olacaktı her şey! Nefes alırken başka bir tat alacaktı sanki! Su içerken, yürürken, üşürken, çalışırken, sevişirken, düşünürken bugüne dek hiç bilmediği tatlar alacaktı! Sanki, o zaman yaşamaya başlayacaktı, kaç yaşında olursa olsun.

Hayallerini karanlığa anlattığı gecelerde, uzakları düşünür olmuştu adam. Yaşadığı yeri seviyordu ya, yine de eksik bir şeyler vardı sanki, yoksa neden bulamasındı bunca yıldır aradığı şeyi? Buldum sanırken yaşadığı yitirişlerin bir nedeni olmalıydı. Yosun kokardı sabahları deniz kıyısı İstanbul'da ve ne kadar güzel bir duyguydu bir insanın tanımadığı insanları sevmesi Beyoğlu'nda! Eksik olan bir şey var mıydı gerçekten? "Okulda neyi atladılar acaba" diye düşünüyordu, "Neyi anlatmadılar bana da eksik kaldı bir şeyler?"

"Demek ki" diye düşünür olmuştu, "uzaklarda aramalı aşkı".

Ve bir gün, uzak bir yere gitti adam, çok uzak bir yere. Yeni bir yaşama gitti. Bu geldiği yerde insanlar başka, sözcükler başka, müzikler başkaydı. Bu geldiği yerde adının bile anlamı kalmamıştı! Yalnızca anlamsız bir isimden ibaretti adam, ve karıştı milyonlarca anlamsız ismin arasına. Karıştı milyonlarca anlamsız isim adamın yaşamına..

O uzak yerde anlamlar da uzaktı adama. Sokakları adımlarken, şiirine mısralar diziyor ve "Aşk" diye haykırıyordu adam garip isimli şehre. Ve şehir, içinde aşk olmayan başka bir şey veriyordu adama her seferinde! Midesi bulanıyordu, gidip boşaltıveriyordu karanlık bir köşeye umutsuzluğunu. Bu kent bu adamın dilini konuşmuyordu işte!

"Bu aşk değil" diyordu adam, "Anlamıyor musun, bana aşk ver!". Gerçekten de anlayamıyordu şehir adamın neden ağladığını, garipsiyordu onu. Ürküyordu biraz belki de. Ne zaman biri ondan "aşk" istese vermişti bugüne kadar, 'batılı' bir şehir oluşu bu yüzdendi zaten, gurur duyuyordu bununla. Ama şu adam.. Amma da garipti ha! Kapalı yerlerden hoşlanmıyordu örneğin, ne ilginç! Alışveriş merkezinde durmuyordu da, bütün gün yürüyordu nehir kıyısında! "Yazık" diye düşünüyordu garip isimli şehir, "delirmiş herhalde!".

Uzaktaydı işte! Uzak her ne ise ve her nerede ise oradaydı adam, tam üzerinde duruyor, ve titriyordu bakarak karşısındaki donmuş nehre. "Beni anlamanı beklemiyorum" diyordu, "ve seni anlamayı ummuyorum ben de". Adamı dinlemiyordu ve yosun kokmuyordu nehir.

"Hayallerimi geceye doğru düşününce üzerine güneşimi doğurabileceğim bir şehrim var benim, biliyor musun?" diye sayıkladı adam titreyen dudaklarının arasından. Nehir adama baktı ve "Burası soğuk, çok soğuk" dedi ansızın.. "Bana da anlatır mısın hayallerini? Lütfen.."

Anlattı adam 'ilginç' hayallerini garip isimli, donmuş nehre... Ve bir şiir okudu sonra Nazım Hikmet'ten:

denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
ne o, ne o, ne o.
deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla! *

Ne dersiniz, çözülmüş müdür buzları uzaktaki garip isimli nehrin? Ve garip huylu adam.. 'Uzaktaki'.. Gülümsemiş midir sonunda?


* Bulut mu Olsam?, Nazım Hikmet Ran

özgün ulusoy
ottawa, 09.10.2004