7835; 7834; 7833 ...
çekingen bir elekten geçmişi süzüyorduk
nice şehirler buluyorduk; onlar ilk öpüşlerimizdi
ve nice yağmurlu bakışların tozunu alıyorduk
o şehirler güneşi hiç görmemişti- ö.u.-
Bu uzak yerde yakın bir film izledim. Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ının oynadığı Bytowne Sineması’na giderken sıkı sıkı sarıldım kendime. Alışıldık bir Ekim gecesinden daha soğuktu hava, buhar çıkıyordu üfleyince ağzımdan. Filmi izlerken patlamış mısır ve kola istemedim. Patlamış mısır filmi değildi bu. Ama bir bardak çayım olsun istedim elimde. Sordum, “yok” dediler. Kahve aldım.. Daha önce Beyoğlu Alkazar Sineması’nda izlemiştim Uzak’ı, iki kişiydik salonda. Burada en az 70-80 kişi izledi filmi benimle beraber. Filmde Nazan Mahmut’a “Kanada’ya göçüyorum. İnsanın geride bırakacağı çok şey olmayınca çok da zor değil” diyordu. Öyle kafam karıştı ki, ne halt hissedeceğimi şaşırdım. Ve gülümsedim yanımda oturanlara filmden sonra. “Good evening” demediler bana, “iyi akşamlar” dediler.. Daha çok gülümsedim ben de.
Uyku tutmadı geçenlerde bir gece, binbir çeşit düşünce sardı aklımı, kalktım ve Düş Sokağı Sakinleri dinledim. Saat 4’tü. Bir yandan “Al beni yar götür buralardan” derken bir yandan da “Sana uzaktan bakıyor artık gözlerim” diyordu. “Unutmak o kadar kolay mı sandın? Ayrılık bana aşktır artık..” Bu yazıyı yazmayı düşündüm sonra. “Sonra yaz” dedim kendime, “sabah erken kalkacaksın”.
Yorgun argın okuldan dönerken gökyüzüne bakan insanlar gördüm. Sordum, “ay tutulması” dediler. Gittim bir köşeye oturdum ve diktim bakışlarımı gökyüzüne. “Ne güzel değil mi” dedi bir ses, “Evet” dedim, “evet..”. Can Dündar’ın kendi yazılarını okuduğu mp3’ler bulmuştum internette. Işığı kapatıp onları dinlerken duyduğum bir cümle geldi aklıma yarısı karanlık ayı izlerken : “Üzerinde o adamlar gezindiğinden beridir, bizim romantik hayallerimizin tanrıçası olma özelliğini yitirdi ay”. Yanımdaki insanla bunu paylaşmak istedim, sustum. Anlamamasından korktum, anlatamamaktan.. İçim sıkıldı, “ben gideyim” dedim..
Kendimi anlatamadım insanlara defalarca. Tüm İngilizce sözcükleri elimin tersiyle bir kenara itip, Türkçe konuşmaya başlamayı arzuladım çok defa. Anlayın ulan beni işte, anlayın sözcüklerimi.. İngilizce cümlelerin arasına farkına varmadan sıkıştırıverdiğim Türkçe sözcükler oluyor bazen. İletişim kurmaya yarayamayacak kadar özeller. “İşte” diyorum hararetle bir şey anlatırken mesela; “işte, there’s a chair over there, ya”..
Ottawa Carleton Turkish Student Association (OCTSA) sayesinde o “işte”leri paylaşabileceğim bir sürü Türk arkadaş edindim.
Derste hazırlanan televizyon programı için benim sunucu olmam gerekiyordu. Oldum! Awesome yerine awful, you’re hired yerine de you’re fired dedim. Programı kapatırken yanlış kameraya konuştum ve bütün soruları birbirine karıştırdım.. İzlemek istedim sonra programı. Bir hata olmuş ve kasete ses kaydedilmemiş. Çok üzüldüm, oysa kopyalamak istiyordum o kaseti. Bir daha nerde İngilizce bir program sunup da konuklarıma Kanada televizyon endüstrisi hakkında saçma sapan sorular soracağım ki..
Berbere gittim, geldiğimden beri ikinci kez. Bir Çinli kadın, berber. Eline aldığı makina ile 3 dakikada bitirdi kesim işlemini. “Olmadı, kötü oldu saçım” diyemedim. Daha da kötü olmasından korktum. Çıktım berberden, Bytowne sinemasına gittim yeniden, La Dolce Vita için bilet aldım. Küçücük bir kitap dükkanı buldum sinemanın yakınında. Film saatine kadar oyalandım orda.
Başka bir gün, şehir merkezinde kocaman bir kitapçı buldum. İçinde günler geçirebilir insan. İlk gözüme ilişen kitaplardan biri “Discover New Authors” bölümü altındaki Orhan Pamuk’un Kar romanı idi. Belki 20 farklı “bağımsız film yapımı” konulu dergi gördüm. Woody Allen’ın dvd’lerinin 10 milyona satıldığını farkedince dayanamadım, 7 tane birden aldım!
Bu sabah hava -2 derece idi. Öğleden sonra 7 derece oldu. Haftaya başlar artık dediler, “Ne başlar” dedim, “kar” dediler. “Ne zaman biter” dedim, “Mayıs’ta” dediler. “Peki” dedim.
Yirmi Kanadalı ve bir Türk içmeye gitti geçen hafta bir Belçika barına. Hoegaarden içtim, yeniden! Belçika’da Brugge’de içmiştim bir de. Güray, Ülke ve Can’ı hatırladım. Çıkışta başım dönüyordu. Yanımdaki arkadaşla yalpalayarak dönüş yolunu aradık. Nasıl bulduk hatırlamıyorum. Ama renkli renkli sevimli evlerin olduğu İtalyan mahallesinden geçerken ona “Sen nasıl İtalyan asıllısın da İtalyanca bilmiyorsun? Sen salak mısın?” diye kızdığımı hatırlıyorum.
Trafik kuralları kesin ve net. Şaşırtıcı derecede sistematik işleyen bu trafikte nasıl bu kadar çok kaza olduğuna şaşırdım çok kez. Herkes birbirinin kurallara uyacağını düşünerek sürüyor arabasını. Ve biri ufacık bir hata yaptığı anda, bam! Bu sabah okula giderken araba çarpmış bir öğrenciye. Güvenli hiçbir yer yok demek ki dünyada..
Yılbaşında Türkiye’ye gitmek için bilet baktım geçen gün. Hevesim kursağımda kaldı yine. 1500 dolar istiyorlar. 15 gün boyunca ne yapacağımı bilmiyorum tatilde.
Halloween için kocaman kabaklar satın alıyor herkes bugünlerde. “Yiyor musunuz bu kabakları” dedim, “Yok” dediler, “ağız ve göz yapmak için içlerini oyuyoruz sadece”. Geçenlerde Thanksgiving dedikleri bir bayram vardı, “Neden bu bayram?” dedim, “Bilmiyoruz, bol bol hindi yiyoruz bu bayramda” dediler.
Uzaktayım.. 7835 kilometre kuş uçuşu..
Ve bütün bunlar olurken, sen yoksun yanımda..
Birden sen gelirsin aklıma, zaman siler her şeyi.. – dss
özgün ulusoy
ottawa, 28.10.2004